Türkiye’de Tek Ebeveynli Aile ile İlgili Çalışmalar

Niceliksel Çalışmalar

Türkiye’de aile araştırmalarına baktığımızda ise üç temel nicel çalışma dikkat çekmektedir. HÜNEE (1968) tarafından yapılan aile yapısı araştırması, DPT tarafından 1988’de gerçekleştirilen Türk Aile Yapısı ve ASAGEM tarafından 2006’da gerçekleştirilen Türkiye’de Aile Yapısı araştırması. Bu üç araştırma birbirlerine yöntem, amaç ve sorular açısından benzerlik göstermektedir. Üçü de Türkiye’deki aile yapısını ulusal düzlemde anket tekniği ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Abduşoğlu ve Turğut’un (2009) belirttiği gibi 2006 Aile Yapısı Araştırmasında iki tür soru yöneltilmiştir. Olguları, statüyü ve cevaplayanların yaş, cinsiyet, evlilik durumu, meslek gibi özelliklerini öğrenmeyi amaçlayan objektif sorular ve bireylerin bazı durum ve olaylara ilişkin tavır ve algılarını ölçen sübjektif sorular yöneltilmiştir. 2006 verileri baz alındığında Türkiye’de ortalama hane halkının büyüklüğü 3,8’dir. Bu kır ve kentte farklılık göstermektedir (Kırda 4; kentte 3,7). Hanelerin %6’sı tek kişilik hane iken, %80.7’si çekirdek, %13’ü ise geniş ailedir. Çekirdek aile tanımı içine tek ebeveynli aileler de girmektedir. Türkiye’deki evlilikleri incelediğimizde kadınlar ve erkeklerin yarıdan fazlasının ilk evliliklerini 18-24 yaşları arasında gerçekleştirdiği görülmektedir. Kadınlar erkeklere oranla daha genç yaşlarda evlenmektedir. Kadınların %31,7’si 18 yaşın altında evlenirken erkeklerde bu oran %6,9’a düşmektedir. Türkiye’de özellikle kadınlar için hala görücü usulü evliliğin en yaygın evlenme biçimi olduğu görülmektedir. Kadınların %36,2’si ailelerin karar vermesi sonucu görücü usulü ile evlenmekte; %28’i de görücü usulüyle tanışıp evlenme kararını kendileri almaktadır. Erkekler ise daha çok evlenecekleri kişileri kendileri seçmekte, ancak ailesinin de onayını alarak evlenmektedir(%35,2). Görücü usülü tanışıp evlenme kararını kendileri alan erkeklerin oranı ise %31,9’dur. Aile onayının ve izninin olmadığı evlilikler ise hem kadınlar hem erkekler için %7’nin altında kalmaktadır.

TÜİK’in 2009 yılı boşanma verilerine baktığımızda (TÜİK Resmi Sayfası, 2009), Türkiye’de boşanan çiftlerin sayısında artış olduğunu görmekteyiz. 2010 yılının ilk çeyreği ile geçen yılın aynı dönemi karşılaştırıldığında boşanma sayısında %4,8’lik bir artış olmuştur. Türkiye’deki boşanma hızının 2009’da binde 1,59’a ulaşarak, son yirmi yılda iki katına çıkması dikkat çekicidir. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2009 yılındaki boşanma nedenlerinde geçimsizlik en üst sırada yer almaktadır. ASAGEM’in 2006 Aile Yapısı Araştırması’na bakıldığında; “evliliğinizi hangi durumlarda sona erdirirsiniz?” sorusuna ise en sık verilen cevaplar; aldatma, kötü davranış, eşin alkolik veya kumarbaz olmasıdır. Kadının kocasını aldatması hem erkekler  hem de kadınlar için en olası boşanma sebebi olarak görünürken (erkeklerde %92, kadınlarda %87,2), erkeğin karısını aldatmasının boşanmaya yol açacağını düşünenlerin oranı erkeklerde %57,6; kadınlarda ise %60,6’dır. Abduşoğlu ve Turğut (2009), boşanan kadınlar arasında yeniden evliliğin erkeklere kıyasla daha düşük oranda kaldığını göstermektedir. Yeniden evlenmekten kaçınmanın nedenleri kadınlar ile erkekler arasında farklılıklar göstermektedir. Boşanan kadınlar (%52,3) ve erkekler (%72,7) için tekrar evlenmekten kaçınmalarının temel nedenini yeni evlilikte de eskisindekine benzer sorunlarla karşılaşma endişesi oluşturmaktadır. Kadınlar erkeklere
kıyasla çok daha yüksek oranda yeni eşin, çocuklar için iyi bir ebeveyn olmamasına ilişkin korkularını yeniden evlenmeme nedeni olarak dile getirmektedirler. Kadınların %33,6’sı bu nedenle yeniden evlenmek istemediklerini belirtirken, bu oran erkeklerde %9,1’e düşmektedir.

Niteliksel Çalışmalar

Bu konuda durumu tespit eden istatistiksel çalışmalar dışında Türkiye’de konuya ilişkin çalışmalar son derece sınırlıdır ve daha çok tek ebeveyn olmanın, özellikle de boşanmanın çocuk ve çocuk ebeveyn ilişkisi açısından olumsuz yönlerine odaklanmaktadır (Şentürk, 2006; Serin ve Öztürk, 2007; Alikaşifoğlu, 2008; Yılmaz, 1998; Şirvanlı, 1999; Şirvanlı, 2003; Toksoy 2005; Yıldız, 2004). Literatürde tek ebeveynlik olgusunu ekonomik, sosyolojik, demografik ve hukuksal açılardan ele alan yaklaşımların eksikliği Türkiye’deki tek ebeveynli aileleri dünyadaki örneklerle kapsamlı bir şekilde karşılaştırmayı güçleştirmektedir. Türkiye’de tek ebeveynli aileler ile ilgili yapılan çalışmalardan birisi Şentürk’ün (2006), ailenin parçalanmasının çocuk üzerinde yarattığı etkiyi incelediği araştırmasıdır. Bu araştırmada tek ebeveynli olmanın çocuğun eğitim hayatını olumsuz etkileyeceğini, içe kapanıklık, saldırganlık, suç işleme ve intihar eğilimleri gibi asosyal davranışlar göstermesine etki ettiğini iddia etmektedir. Bu konudaki diğer bir çalışma da, Serin ve Öztürk’ün (2007), 17 ilköğretim okulunda 9–13 yaş grubundaki öğrencilerle yürüttüğü çalışmadır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, anne-babası boşanmış çocukların, boşanmamış çocuklara göre kaygı düzeylerinin daha yüksek, benlik saygılarının da daha düşük olduğu saptanmıştır.

Alikaşifoğlu (2008) ise, yaptığı çalışmada bir çocuğun cinsel kimliğinin oluşumunda aile bireylerinin etkisinden bahsetmiştir. Annenin kadın modeli, babanın da erkek rol modeli sergileyerek çocuğun sağlıklı bir cinsel kimlik oluşturmasındaki önemine değinmiştir. Bu ebeveynlerden birinin yokluğu, çocuğun riskli cinsel davranışlar sergilemesine neden olabileceğini öne sürmüştür.

Yılmaz (1998) iki ebeveynli ve boşanmış tek ebeveynli ailelerden gelen kız ve erkek üniversite öğrencileri arasında çalışma yürütmüştür. Dürtü kontrolü, duygu düzeyi, sosyal ilişkiler, mesleki ve eğitimsel amaçlar ve ruh sağlığı ölçeklerinde, tek ebeveynli olan erkek öğrencilerin, iki ebeveyn olan erkek öğrencilerden ve tek ebeveynli olan kız öğrencilerden daha düşük puan aldığı görülmüştür.

Şirvanlı da (2003) 53’ü evli, 53’ü boşanmış ailelere sahip üniversite öğrencileri arasında yürüttüğü çalışmada, boşanmış ailelerden gelen öğrencilerin babalarını daha az şefkatli ve daha kontrolcü olarak gördükleri, ancak öğrenciler arasında anne algısının farklılaşmadığı sonucuna ulaşmıştır. Yine başka bir araştırmasında Şirvanlı (1999) ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri ile çalışmış ve çatışma yaşamayan ebeveynlerin çocuklarının, çatışmalı ve boşanmış anne- babaların çocuklarına oranla çevrelerinden aldıkları sosyal desteğin daha fazla olduğunu düşündüklerini ortaya koymaktadır. Yine aynı çalışmada kız çocukların erkek çocuklara göre; yaşı küçük olan çocukların büyük çocuklara göre daha fazla sosyal destek aldıklarını düşündükleri saptanmıştır.

Toksoy (2005), vefat nedeniyle tek ebeveynli olan ergenlerin uyum düzeylerini incelemiştir. Annesi vefat eden ergenlerin, babası vefat eden ergenlere göre daha düşük bir uyum düzeyine sahip olduğu sonucuna ulaşmıştır. Buna karşın, aynı araştırmada, ebeveynlerin vefatı üzerinden geçen süreye bağlı olarak; vefat sonrası psiko-sosyal destek alıp almamalarına göre veya vefattan sonra oluşan taşınma, ebeveynin yeniden evlenmesi gibi yaşam değişikliklerine bağlı olarak ergenlerde uyum farklılıkları olmadığı savunulmaktadır.
Yıldız (2004), da ebeveynlerden birini ölüm nedeniyle kaybeden çocuğun yaşayacağı kaygıdan bahsetmektedir. Yıldız, çocuğun kaygısının nedenini, kayıptan önceki yaşamlarının aynı şekilde devam edip etmeyeceği endişesi olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle, hayatta kalan ebeveynin tutumu, çocuğun kaygısını gidermekle doğrudan
ilişkilendirilmektedir. Bu aşamaya kadar bahsi geçen çalışmaların çoğunun literatür incelemesinde tartışılan birinci dönem çalışmalarına benzer bir yaklaşımı benimsediği ve bu olguyu “toplumsal bir sapma” olarak gördüğü söylenebilir. Bu konu tek ebeveynli bir ailede yaşamanın çocuğa olumsuz etkileriyle sınırlı olarak ele alınamayacak kadar çok yönlü ve çok boyutludur. Bu bölümde örnekleri tartışılan diğer boyutları da kapsayacak, disiplinler arası ve  bütüncül yaklaşımları benimsemiş sosyal araştırmaların ivedilikle yapılmasının toplumsal katkısı büyük olacaktır.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*